Bir milyondan fazla gencin beklediği Yükseköğretim Kurumları Sınavı (YKS) sınav sonuçları iki gündür tartışılıyor. ÖSYM sonucu büyük başarı olarak değerlendiriyor. Adayların büyük bölümü ise başarı sırasının 15-25 bin daha düştüğünü yazmasına rağmen yerleşememenin şaşkınlığı içinde ve üzgün. Sonuç gerçekten bir başarı mı? Doğru bir sistem böyle mi işler? Sonuçlar bize aslında ne anlatıyor? Tüm bunları, yıllardır sonuçları analiz eden ve tablolar hazırlayarak paylaşan Rehberlik Uzmanı Salim Ünsal’a sordum. O da bu sonuçların röntgenini çekti:
Sonuçlar sosyal medyada “Çaresizliğin mecburiyeti” sözleriyle yorumlandı. Nedir bunun anlamı?
Özellikle bazı puan türlerinde öğrencinin önünde az sayıda bölüm var. Doğal olarak bu bölümleri mecburen tercih ediyorlar ve mecburen yerleşiyorlar. Örneğin, özellikle sayısal öğretmenlik bölümlerinin dolduğunu görüyoruz. Çünkü öğrencinin seçebileceği bölüm sınırlı. Sözelde de benzer bir durum var. Medya bölümünü istemiyor, ilahiyat okumak istemiyor, elinde kalan öğretmenlikleri tercih ediyor. Öğretmenlikte atama sorunu olmasına rağmen öğretmenlik programlarının önemli bölümü dolmuş ve puanları da yükselmiş. İşte bu dediğimiz çaresizliğin mecburiyeti bu anlamda. Çoğun önünde başka bir şey yok. “Öğretmenlik yazayım, belki bir yol bulurum, öğretmenlik falan yaparım” diyor.
HER 100 KONTENJANIN 26'SI AZALDI
Peki, bütün olarak değerlendirdiğinizde devlet okullarında yüzde 100’e yaklaşan bir yerleşme oranı var. Bu tek başına memnuniyet verici bir sonuç mu?
Sayısal büyüklükle reel büyüklük arasında her zaman ilişki kuramayabilirsiniz. Bir yerin çok tercih ediliyor veya çok doluyor olması, oraya olan ilginin artışıyla doğrudan orantılı olmayabilir. İlgiyi artmış gibi görüyoruz ama arz-talep dengesini her yıl eşit tutabiliyor muyuz? Yoksa her yıl birtakım farklılaştırmalar yaptıktan sonra mı bu ilgi doğal olarak yukarıya çıkıyor? 2023 yılında üniversitelerin toplam 1 milyon 15 bin kontenjanı varmış. Şu anda 740-750 bin civarında. Yani biz zaten son dört yılda her 100 kontenjanımızın 26’sını eksiltmişiz. Doğal olarak kontenjanı eksiltmek, yerleşecek öğrenci sayısını azaltmak demek. Özellikle son üç yıldaki kontenjan eksiltmelerinin aslında suni bir doluluk yarattığını görüyoruz. Normalde o kontenjanlar hâlihazırda devam ediyor olsaydı, yüzde 98’leri, 99’ları, 100’leri görebilecek bir doluluk oranına erişemeyeceğimize dair bir sonuç veriyor bize.
KAZANAN 100 ÖĞRENCİDEN 12’Sİ KAYIT YAPTIRMIYOR
Yerleşenlerin hepsi kayıt yaptırmıyor, bunun da hesaba katılmak gerekmez mi?
Elbette ki. YÖK olayı “Bak, üniversiteleri yüzde 99,5 doldurdum” şeklinde değerlendiriyor. Bu tüm öğrencilerin üniversiteye kayıt olacağı anlamına geliyor mu? Hayır. Her yıl yaklaşık yüzde 11-12 civarında öğrenci üniversiteye yerleştiği hâlde kayıt yaptırmıyor. Bunun da hesaba katılması gerekiyor. Ek yerleştirmede tercih edilmeyen ya da tercih edilip sonra kaydolmayan var. Henüz tamamlanmamış, suni bir doluluk. Eksi netin, sıfır netin, üç netin, beş netin dahi üniversiteye yerleşmeye yeterli olduğu bilindiği bir süreçte “Bütün kontenjanları doldurdum” demek bir başarı kriteri midir? Bu da ayrıca tartışılır bence.
Gençlerin üzerinde işsizlik baskısının etkisi de hissediliyor mu sizce tercihlerde?
Bundan da öte çocukların başka alternatifi yok. Mecburiyet o aslında. Çocuk sınava girip istediği puanı elde edemeyince “Ben peki ne yapacağım şimdi?” diyor. Sanayiye gidemiyor, bir meslek kazandırma sürecimiz ne yazık ki çok dinamik değil. Mecburen yine bir şekilde üniversitede arıyor geleceğini.
ÖSYM memnun, peki öğrenciler memnun mu sonuçlardan?
Memnun olsa, her yıl 300 bin tane öğrenci üniversitede okurken yeniden sınava girmez herhalde. Öğrencilerin ne kadarı memnun, bilmiyoruz. Memnuniyetten kastımız, eğer ilk tercihlere yerleşmekse, bu da çok bir ölçüt değil. Neden? Çünkü öğrenci puan durumuna göre ilk tercihini belirliyor. Şimdi kalkıp 700 bin sıralamadaki bir öğrenci ilk 40-50 binlik öğrencinin girdiği okulu tercih etmiyor. “Bak, bu kadarını birinci, bu kadarını ikinci tercihine yerleştirdim” Demek ki çocuğu en çok istediği bölüme yerleştirdim” diye analiz ediyorlar. Ama bu böyle mi?
Bir de tercih yapabilecek adayların 908 bini tercih yapmamış. Bu normal mi, sıradan bir sonuç mu?
Bu her sene karşılaştığımız bir durum. Geçen sene 897 bin öğrenci tercih yapmamış, bu sene 908 bin öğrenci tercih yapmamış. 11 binlik bir artış söz konusu ama o çok büyük bir farklılık değil. Bu, her sene karşılaştığımız sıradan bir durum.
VAKIF ÜCRETLERİ 2 BİNDEN 9 BİN DOLARA ÇIKTI
Vakıf üniversitelerinde boşluklar var. Uzun yıllar önce açılan bazı vakıf üniversitelerinde doluluk oranı yüzde 50 civarında. Devlette kontenjan azalmasına rağmen neden bu boşluk?
2022’de ilk barajları kaldırdığımızda bir anda sisteme giren öğrenci sayısı yaklaşık 600-700 bin arttı. 2,5 milyondan bir anda 3 milyon 100 bine çıktı. Ertesi yıl 3 milyon 500 bine kadar çıktı. Şimdi 3,5 milyon öğrencim var ve vakıf üniversitelerinin yaklaşık 180 bin kontenjanı var. Dolayısıyla 3,5 milyon öğrenci içerisinde 180 bin kontenjanı doldurabilmek kolaydı ve fiyatlar da böyle değildi. 2018 yılında yaptığımız çalışmaya göre vakıf üniversitelerinde ücretler ortalama 2 bin-2 bin 500 dolar seviyesindeydi. Şimdi bu rakam 9 bin dolara kadar çıktı. Fiyat-kalite dengesi var bir de. Vakıf üniversiteleri 2024’te büyük ölçüde dolunca “Biz herhâlde artık olduk, markalaştık” dedi. Artık stratejik tanıtıma, kendimizi geliştirmeye, fiyatlarımızı düşük tutmaya ihtiyacımız yok. Hadi fiyatları artıralım. Tanıtım stratejisine çok fazla para, zaman vesaire ayırmayalım, öğrenciye erişmeyelim” dediler. Geçen sene krizin sinyalleri gelmişti. Vakıf üniversitelerinin yüzde 90’ının marka algısı da düşük. Çoğu sıradan bir ticarethane gibi görülüyor. Dolayısıyla marka algısı bu kadar güçlü olmayınca sen fiyatı bir anda yükselttiğinde olmuyor.
Sonuç olarak, en büyük sıkıntı size göre gençlerin önünde seçeneklerin konulmaması mı?
Akademik eğitim dışında başka bir gelecek ve kariyer seçeneği sunamıyoruz. Sunduğumuz seçenekler de gerek aileler gerekse çocuklar tarafından çok itibar görmüyor.
Peki, siz karar verici olsanız nereden başlarsınız?
Akademik eğitimin tek ve şart alternatif olmadığını, yaşam boyu eğitim diye bir sürecin daha aktif hâle getirilmesi gerektiğini, insanların kariyer basamaklarını sadece akademik eğitimle değil başka birtakım yollarla da inşa edebilecekleri çeşitli organizasyonların geliştirilmesi gerektiğini düşünürdüm. Okulların da her öğrenciyi üniversite kapısına yığmaktan önce, en azından çocukların bilgi, başarı, deneyim, yetenek, kariyer planı, zekâ ve kişilik özellikleri gibi birtakım faktörlerini iyi test ederek onları doğru adreslere yönlendirecek bir sistem kurmasını daha çok arzu ederim.
İlkokula soktuğun öğrenci lisenin sonuna kadar hiçbir yerde takılmadan direkt ilerliyor. İster başarılı olsun ister olmasın, dolayısıyla üniversite kapısına biz bu çocuğu getirip koyuyoruz. Düşünün, 12 yıllık bir eğitimin sonunda öğrenci soruların ancak yüzde 3’ünü, 5’ini, 10’unu yapabiliyorsa sorun var. Akademinin buna çözüm üretmesi çok zor. Yüzde 10’luk, yüzde 5’lik başarı elde edebilmiş bir çocuğa nasıl bir akademik kariyer inşa edebileceksin veya akademide bunun çeşitliliğini nasıl zenginleştirebileceksin?