Sahaf sürprizi

15.Nisan.2017

İstanbul'un altını üstüne getirmiştik. Misafirlerimi ülkelerine uğurlamama ve dolayısıyla benim de günlerdir süren bu koşturmacaya bir son vererek yerleşik hayata geçmeme çok az kalmıştı. Oldukça iyi paralar kazanarak oldukça iyi hayatlar yaşayan adamlara elbette plazaları ve alışveriş merkezlerini gezdirecek halim yoktu. Aslında hiçbir şey yapmaya halim yoktu. Ama dişimi sıkmalıydım. Yorucu ve başarılı bir süreci gayet iyi sonuçlandırmış ve belki de yıllarca sürecek dostlukların temellerini atmıştık. Tempomuz oldukça yoğundu. Buna bağlı olarak birlikte dolaşmaya çıktığımızda genellikle güleceğimiz ve günün yorgunluğunu atacağımız şeylerle ilgilenmek istiyorduk. Konu bazen bilinen filmlerin klişe sahneleri oluyordu, bazen de herkesin kendi yaşadığı yerlerdeki komik olaylar...

Ve elbette, Edirne'de başlayıp İstanbul'da son bulan 4-5 gün boyunca nereye gidersek gidelim karşımıza çıkan ve bir batılı için anlaması çok zor olan "Ooo, hemşehrim gelmiş" muhabbeti... Bu Trabzonluluk ve bunun önemseniş biçimi İsviçreli, Amerikalı ve Danimarkalılardan oluşan bir grup için fazla ilginçti. Onlar için en can alıcı yanı ise, tarihi yarımadada gittiğimiz bir mahalle esnafı nerelerden geldiğimizi sorduğunda benim verdiğim cevabın hesabı ödememe engel oluşuydu. Yaşlı adam Trabzonlu hemşehrisinden para almayı reddetmişti. Yemek yediğimiz bir zamanda, İsviçreli elindeki telefondan bir adres göstererek oraya gitmemizin mümkün olup olmadığını sordu.

Bir sahafa ait olan adres benim de ilgimi çekmişti. Eski, Fransızca kitaplar aradığını söyleyince aklıma seneler önce bulduğum yaklaşık 200 yıllık Fransızca botanik kitabı geldi. Büyük bir keyifle "Elbette gideriz" dedim. Diğerleri de bize katıldı. Daracık tarihi sokaklardan geçip İstanbul'un kalbine doğru ilerledikçe iklim değişti. Bolca fotoğraf çeken grubun hızı kesilmişti. Her şey onlar için fazlasıyla ilginçti. Yolda bol bol "Burada Trabzonlu yok galiba" şakalarına muhatap oldum. Yol uzuyor ve uzadıkça daha da keyifli hale geliyordu. Yaklaşık bir saat kadar yürüyerek İsviçreli'nin internetten bulduğu sahafın önüne geldik. İçerisi bir masal dünyası gibiydi. Daha içeriye girer girmez eski kitap kokusuyla karışık vanilya kokusuna vurulmuştum. Mağrur bir adam beyaz, briyantinli saçları ile masasında oturuyordu. Elinde Fransızca olduğunu tahmin edebildiğim, kırmızı bez ciltli bir kitap vardı.

Ekose ceketi 60'ların Paris'inden fırlamış gibiydi. Masanın yanındaki taş plaklarla üst üste yığılmış ve arasına sıkıştırılmış kağıtlarla işaretlenmiş kitaplar katalog çekiminden fırlamış gibi duruyordu. Kafasını çevirip gözlüğünün üzerinden olanca karizmasıyla bana bakınca itinayla düzeltilmiş keçi sakalını da fark ettim. Alışık olmadığım bir biçimde gülümsedi, içtenlikle kafasıyla "hoş geldin" işareti yaptı. Bu profil beklediğimin çok ötesindeydi. İstemsizce karşısında afallamıştım. Ayağa kalkıp bana doğru yöneldi. Fuları da ceketi gibi ekose ve krem renkli pantolonu ile uyum içindeydi.

Yanıma geldi ve gülümseyerek o soruyu sordu: - "Naraysin ballim?" "Hiç" diyebildim Araklılı Ömer Abi'ye. Öncesinde bolca güldüm elbette. Ekibin geri kalanı neye güldüğümü merak etti. "Eğer Fransızca anlaşamazsanız haberim olsun, abimiz size hemşehri indirimi yapacakmış" dedim İsviçreli'ye. Gülme sırası onlardaydı. Ve bize tarihi sahaf dükkanı da Trabzon! Aslında ben bu hikayeyi neredeyse unutmuştum! Az önce Atatürk Havalimanı'nın dış hatlar terminalinde gülümseyerek "Hocam, yolculuk nereye?" diye soran yüze bakıp Ömer Abi'yi görünce bu yazının konusu da çıkmış oldu. Paris'e torununu görmeye gidiyormuş... Bize hayatın hala çok güzel olduğunu hissettiren herkesin olduğu gibi, onun da yolu hep açık olsun.