Whitney

06.Ocak.2018

Bundan 10 sene önce, günün birinde başlığı “Whitney” olan bir yazı yazacağımı söyleseler, o muhteşem yeteneği canlı seyrettiğim bir konser sonrası neler hissedeceğimi kaleme alacağımı düşünürdüm. Ama öyle olmuyor. Bir uçak yolculuğunda seyrettiğim Whitney Houston’ın hayatını ve çöküşünü anlatan belgeselden o kadar etkilendim ki, bugün konu o oldu. 

Pek çoğumuzun zaten çok iyi bildiği üzere Whitney 80’li yıllarda ABD pop piyasasına adım atmış, 90’lı yıllarda yıldızlığını perçinlemiş, hepimizin gönlüne taht kurduğu The Bodyguard filmi ve albümüyle de dünya çapında bir fenomen halini almıştı. 250 milyon dolarlık servetiyle dışardan bakıldığında dünyanın en şanslı kişisi olarak görebileceğimiz, kahve içtiği kupadan kahve içmeyi hayatları boyunca yapabilecekleri en değerli şey olarak gören milyonlar peşinde gezerken o, bir otel odasında, yalnız başına ve daha 48 yaşındayken ölü olarak bulundu! Belgeseli seyrederken yakın çevresinde bulunan herkesin bu ölümü beklediği izlenimine kapılıyorsunuz. Çünkü Whitney annesi için onun başaramadığı muhteşem bir müzik kariyerine sahip olması gereken kişi, babası için eninde sonunda ona 100 milyon dolarlık bir tazminat davası açmasına neden olacak biri, sürekli yanında bulunan arkadaşı için yönetilmesi gereken bir yıldız, eşi için kendi kariyerini yüksekte tutma eşiğiyken, kendisi için sadece hayatını “normal” olarak sürdürmek isteyen sıradan bir insandı. Bu büyük boşlukta istediği kişi olamamanın oluşturduğu boşluk onu madde kullanımına ve sonu olmayan bir yola sürüklerken etrafındaki herkesin “tavuğun yumurtlamaya devam etmesine” odaklanması, belgeseli seyrederken insanı kaçınılmaz olarak sinir bozukluğuna itiyor. Dünyaya gelmiş geçmiş en iyi seslerden birinin yavaş yavaş erimesi ve yok olması, ruhunda oluşan boşluğu doldurmak için verdiği çabaların sonuçsuz kalması, herkese göre farklı açılardan önemli bir obje haline dönmüşken bir insan olduğunun farkında olan tek kişinin yine kendisi olması gerçekten çok hazin bir durumu ifade ediyor. Kendisinin uyuşturucuya yenik düşmesinden sonra, hayatta en çok değer verdiği kişi olan kızının da daha 22 yaşında aynı sona maruz kalması ise aslında hepimiz için hayatı yeniden sorgulamayı gerektiren önemli detaylar içeriyor. 

Bizler insanız. Modern dünyanın varlığını devam ettirmek için bize mükemmel olmamız gerektiğini dikta eden kurallarına karşın; bizler insanız ve kusurluyuz. Hatalarımız olur ve zaten biz onlarla çok güzeliz. Sabah kalktığımızda hiçbirimiz instagram hesaplarımızda görünmek zorunda olduğumuz gibi “cool” olmuyoruz. Gözlerimizin kenarında birikmiş çapaklar, yataktan kalkınca dağılmış saçlarımız bize kim olduğumuzu hatırlatan, bu dünyanın önemli ve değerli güzellikleri. Doğadan, bize enerji veren hobilerimizden, sarılmaktan keyif aldığımız insanlardan uzaklaşarak gitmek istediğimiz zirveler, oldukları yerlerde mutlu olamadıkları için yaşamayı anlamsız bulmuş insanların ayak izleriyle dolu. Bu yüzden samimiyetle, olmak istediğimiz kişi olarak ve insan olduğumuzu unutmayarak yola devam etmek gerek. Mutluluktan beslenmeyen hiçbir başarının kalıcı olamayacağından hareketle, hepimize içinde bulunmaktan mutlu olduğumuz huzurlu bir gelecek diliyorum. Arsız uğursuzlardan ve vizyonsuzlardan uzak, gücünü niyetinin saflığından alan, yeteneklerine ihanet etmeden hep çalışanlardan olalım...