VAZGEÇİLMEZ MİYİZ?

14.Nisan.2018

Otelimizin bizim için ayrılan çalışma ofisinde toplantı yapıyorduk. Ben üniversiteden mezun olalı daha 2 sene olmuş ve mezun olduktan sonra gittiği yurtdışından henüz dönmüş genç bir araştırmacıydım. Türkiye’de çalışacak bu çok uluslu şirketi bana öneren arkadaşım hem kariyerim için iyi olacağını hem de çok şey öğreneceğimi söylemişti. Yapmak istediğim asıl iş akademik kariyerdi ama kadro beklerken hem para hem de deneyim kazanıyor olmak olabilecek en iyi şeydi.  Günlerimizin çoğu arazide veri toplamakla geçiyordu. Dere tepe dolaşıyor, özellikle erozyonla mücadele konusunda alınacak önlemleri belirliyorduk. Ekipteki herkesin dilinde Avustralyalı bir ekoloğun adı vardı: Mr. Stevens. Mr. Stevens herkesin gözünde bir kahramandı. Henüz ekibe katılmamıştı ama geldiğinde her sorunu halledecekti. Coğrafi bilgi sistemi uzmanımız onu bekliyordu. Bitki uzmanımız öyle. Sosyolog, kuş gözlemcisi, anketörler bile öyle. Alacağı söylenen maaş, dedikodunun sadece bize özgü bir şey olmadığına ikna olmama yetmişti. Çünkü 4 dilin konuşulduğu bir araçta ortak dil, maaşının çok abartılı bir meblağ olduğu konusuyla bulunmuştu. Biz 35 gündür arazide toz yutuyorduk ve Mr. Stevens henüz teşrif etmemişti.

Toplantı sürerken içeriye beyaz takım elbiseli bir adam girdi. Gelmesini beklediğimiz kişi olduğunu düşünerek ayağa kalktık. Kısa süre sonra gelenin asistanı olduğunu öğrendik. Kalacağı oteli beğenmeyen Mr. Stevens şehre dönmüştü ve orada bir otel bulacaktı. Her gün oradan alınması gerektiğini de öğrendik!

Ertesi gün şirketin her şartını kabul ettiği Mr. Stevens ile toplantıya girme şerefine nail olmuştuk. Konuşurken yüzümüze bakmıyor, sigara içmenin yasak olduğu salonda pipo tüttürüyordu. İlk ara rapor zamanı gelince niçin Mr. Stevens’ın kendini bu kadar yukarıda konumlandırdığını anlamdım. Adam her şeydi. Tüm raporları tek tek okumuş, yol haritamızı çizmiş, sonuçlandırmış ve masaya koymuştu. Ağzına gelen pipo tütününü tükürerek konuşuyor ve midemizi alt üst ediyordu ama sorun yoktu. Stevens, geminin kaptan köşkünü kapmıştı.  Yediği yemekten kaldığı otele kadar her şeyi farklı olan kaptanımız, çalışma salonumuzda çok az kişinin olduğu bir zamanda bana ne iş yaptığımı sordu. Benimle muhatap olması inanılmaz mutlu etmişti. Heyecanla “Peyzaj mimarıyım, burada da saha verilerini derliyorum” dedim. Ağzının içinde bir şeyler söyleyerek önüne döndü. Duyduğum şeyin gerçek olmasına olanak yoktu. Tereddütle ne dediğini sordum. “Peyzaj mimarları, bence gereksizler” diye yineledi. Mesleğimi seviyordum, kendimi de. Biraz zaman geçti. Salon yavaş yavaş doluyordu.  Aldığım maaşı düşündüm. Geleceğimi düşündüm. Her şey çok idealdi ama bu tavrı yutamıyordum. Oturum başlamak üzereydi. Derin bir nefes aldım. “Baksana bana!” dedim. Şaşkınlıkla kafasını kaldırdı. Bir nefeste “O saçma aksanınla etrafa tükürerek yaptığın konuşmalardan nefret ediyorum ve bence asıl gereksiz olan sensin!” diyebildim. Şok olmuştu. Kırk beş dakika önce kahve servisi yapan garsonun eldivenleri yok diye ortalığı birbirine katan adam, 21 yaşındaki ekibin en kıdemsiz üyesinden fırça yemişti! Olacak olan belliydi. Ayağa kalktım. Odama çıkıp eşyalarımı toplamaya başladım. Ormanın kralına posta koymanın cezasının ne olacağını biliyordum.

Yarım saat sonra kafile sorumlumuz Suzuki odaya geldi. “Tamam, hazırlanıyorum!” dedim. “İyi de niye ki?” diye cevapladı. “Gidiyorum ama inan ki dayanılacak gibi değildi” diye cevap verdim. “Aslında” dedi Suzuki, “Sen değil, o gidiyor!” Şaşırmıştım. “Genel merkezi aradım, durumu anlattım. İstediği şeylerin hepsi karşılayabileceğimiz şeyler olduğu için sorun yoktu. Ama konu bir çalışanımızın rahatsız edilmesi olunca, iş bizden çıkıyor. Mezarlıklar kendisini vazgeçilmez sananlarla dolu!” diye bitirdi.

Bana adalet ve süreç yönetimi ile ilgili en önemli tecrübem, bir geminin kaptanını, nezaketsiz davranıp ekip ruhunu bozduğu için bir miçoya yem eden o “elin gâvuru” tarafından, daha çocuk yaşta böyle verildi. Kulağıma küpedir, tekrar etmekten zarar gelmez: Dünya çok büyük, hiçbirimiz vazgeçilmez değiliz!