PETRA

02.Haziran.2018

Bundan seneler önce, birlikte çalışma fırsatı bulduğuma çok sevindiğim, çok şey öğrendiğim ve yakın bir geçmişte ona gönderdiğim kartpostala eşi tarafından “Onu kaybettik” cevabı gelince beni oldukça üzen Avustralyalı ünlü ekolog Peter Stevens’la yemek yiyorduk. Ben iş hayatının başlarında, öğrenmeye hevesli genç bir adamdım. Peter ise yemek yerken bile durup karşıdaki dağların nasıl oluştuğunu anlatırken pilavın üzerine çatalla çizim yapıp köfteyi magma yapan bir iş aşığı... Ona olan ilgimi hissettikçe daha çok öğretiyor ve daha çok öğüt veriyordu. Bundan 15 sene önce de oldukça yaşını almış biriydi. Dünyada görmediği ülke, çalışmadığı saha kalmamıştı. Benim onunla yaşıt rahmetli babaannem son 4-5 senesinde evinden en fazla birkaç kere çıkmıştı. Peter ise ona “Emekli olunca ne yapacaksın?” diye sorduğumda bozulmuş, o kadar uzun zamanı planlamadığını söylemişti. Onu son kez gördüğüm o yemekte artık yaşlandığını kabul edercesine “Bana emekli olunca ne yapacağımı sormuştun ya! Ürdün’e yerleşeceğim.” demişti. Ben Peter’ın emeklilik planı olduğuna mı, koca dünyada yaşamak isteyeceği yerin Ürdün olduğuna mı şaşırmalıydım, karar veremiyordum. Hakkında küçük bir Ortadoğu ülkesi olması haricinde hiçbir şey bilmediğim bir ülke hakkında yapmam gerektiğini düşündüğüm şeyi yapıp sordum: “Ne var ki Ürdün’de?” Peter’ın yüzü güldü. Elinden düşürmediği piposunu masaya bıraktı. Ağzına gelen tütünü hiçbir şeyi umursamadan yere tükürdükten sonra gözlerime bakarak “Petra!” dedi Peter. “Beni iyi araştırmacı, iyi olma çabası gösteren bir insan, ne kadar önemli bir bütünün ne kadar önemsiz bir parçası olduğumu anlatan yer!” Konuşmasını hız kesmeden sürdürdü Peter: “Düşünsene, yazılı belgeleri yeni yeni kullanmaya başlayan insanların kurduğu bir şehirde, daha birkaç ay önce elimde notlarım, yazmakta olduğum kitaba ilaveler yapıyordum! Medeniyet tarihi o kadar ilginç ki!”

Peter’ın bana bunları söylediği zamanlarda ben henüz 24 yaşındaydım. Onun söylediği her şeyi çok ciddiye aldım ve Petra hep aklımın bir ucunda durdu. Seyahat etmeye çok vaktim olduğu dönemlerde param olmadı. Param olduğunda başımı kaşıyacak vaktim yoktu. Bulduğum ilk fırsatta aldığım bilet yüksek lisans öğrencimin savunma sınavına denk geldiği için yakmak zorunda kaldım. Hasılı, ben Petra’yı çok seviyordum ama bu aşk uzaktandı ve belli ki platonikti! Ya da ben öyle olduğunu düşünüyordum. Ta ki ABD’den ev arkadaşım olan arkadaşım mimar Yazan Mahadin beni Ürdün’e davet edene kadar. Şimdi ise Kasım ayı içerisinde yapmayı planladığımız uluslararası peyzaj tasarım çalıştayı için düşündüğü yerde; Petra’dayım! M.Ö 400’lü yıllarda kurulmuş ve M.S. 400’lü yıllara kadar kullanıldıktan sonra 1500 yıl boyunca kimsenin bilmediği, devasa pembe kayalara oyularak inşa edilmiş bu kocaman şehir insanı kendisine hayran bırakırken aynı zamanda alıp çok başka yerlere götürüyor. Peter duyar mı bilmiyorum ama ona söylemeyi çok istediğim bir şey var: “Düşünsene, yazılı belgeleri yeni yeni kullanmaya başlayan insanların kurduğu bir şehirde, daha 20 yıl önce sen elinde notların, yazmakta olduğun kitaba ilaveler yapıyordun Peter. Bense bugün Petra’da durmuş, iPad ile çizimler yapıyorum. Ve kim bilir 20 yıl sonra neler görecek, taş üstüne yazılan yazılardan iPad üzerindeki çizimlere kadar çok şey görmüş Petra? Medeniyet tarihi o kadar ilginç ki!”

Dünyaya konduğumuz ve sonra da uçup gittiğimiz şu zamanın ne kadar kısa ve önemsiz olduğunu size anlatacak en iyi yerlerden biri de Petra. Fırsatınız olursa mutlaka görün derim. Ne zaman görürseniz geç kalmış olacaksınız!