İslam’da Akıl ve Ruh Sağlığı Esastır!

12.Mart.2018

“Yunanistan’da, din adamlarının çoğu Yunan milliyetçisi,

Rusya’da din adamlarının çoğu Rus milliyetçisi,

Ermenistan’da din adamlarının çoğu Ermeni milliyetçisi ama Türkiye’deki din adamlarının çoğu Türklük düşmanıdır. İşte Türk milletinin önemli sorunu budur.”

Tarihin ruhunu bilen insan, Prof. Dr. İlber Ortaylı söylüyor bunları.

Yanlış mı? Devletimizin ve milletimizin en büyük talihsizliği de budur. Bunlar, dünyada tanıyıp tanımadıkları bütün irili ufaklı etnik gruplara sempati duyarlar. Fakat, sosyolojik olarak gelişip, etnikliği aşarak “millet” olma seviyesine ulaşmış Türklüğü sevmezler. Bütün küçük etnik gruplar için, canları sıkıldıkça, her cuma günü miting de yapabilirler ama bir Hocalı katliamından, Kerkük yarasından, çağın en önemli insanlık acılarının yaşandığı Doğu Türkistan’dan hiç bahsetmezler.

Bazıları dindar geçinir ama yalanın ve cehaletin sınırı yoktur. Fes Yunan şapkasıdır. Kısa bir süre (1828’den sonra) Osmanlılar tarafından kullanılmıştır. İnadına fes takan birisi ünlü İngiliz yazar William Shakespeare'in gerçek isminin ‘Şeyh Pir' olduğunu yani Shakespeare'in gizli Müslüman olduğunu iddia eder. Fakat Mehmet Akif’in “muzaffer et, çünkü İslam’ın son ordusudur” diye dua ettiği Türk ordusunun İstiklal Savaşı'nı kazanmasından üzüntü duyar. Keşke Yunan kazansaydı diye bağırabilir. Bu kutlu ordunun kutlu Başkomutanına utanmadan her türlü hakareti yapabilir.

Ben bu canlı varlığa hiç itibar etmedim, ta 1973-74 yıllarında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde merhum hocam psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar’ın ciddi hastası olduğuna ve tedavisinin yapıldığına defalarca şahit olduğumdan beri. Bilirsiniz, “Lozan Zafer mi, Hezimet mi” diye bir kitabı da var. O kitabı kaynak alanlara da bu sebeple hep acımışımdır.

Başkaları çıkar, (nereden yetki aldılarsa) din adına fetva verirler:

- ‘Asansörde halvet’, ‘kadın dövmenin incelikleri’, ‘ketçap azdırır’, ‘battaniye şehvete yol açar’ türü abuk sabukluklar, rezaletler… ketçaptan şehvet, altı yaşında kızlar evlenebilir filan.

Asıl sorumlu olan Diyanet İşleri Başkanlığı ise şimdiye kadar görevini yapamadı. Bu son rezilliklerden sonra da müdahale etmedi, ancak emir aldıktan sonra yarım ağız konuşmaya başladı.

Başkan Prof. Dr. Ali Erbaş, din istismarının ve hatalı bilgilerin önüne geçmenin yegâne yolunun İslam’ın hakikatlerini ortaya koymak, sahih ve doğru bilgiyle insanların ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu söyledi. İyi de, bunu şimdi mi öğrendi? Günaydın! Diyanetin görevlileri eğitim nedir, bilirler mi? Bugüne kadar kime ne öğretebilmişler? Merak eder dururum; bu insanların şimdiye kadar saygı, sevgi, güven duygularını toplum içinde yaşanır hale getirmek için ne katkıları oldu diye! Kuru bir din kardeşliği lafı, nefsinize hâkim olun denmesi tek başına ne anlam ifade eder ki, dinleyen de yeteri kadar görgü ve bilgiye sahip değilse! Artık gizlemenin bir faydası yok; verilen vaazları insanlar anlamıyor ve uymuyorlar.

12. yüzyıldan sonra bir İmam-ı Azam’ın, bir İbn Rüşd’ün niye yetişmediğini, Osmanlı’da hatırı sayılır bir bilim adamının niçin yetişmediğini de düşünmemiz gerekir. İslam’ın en büyük düşmanı, daima, İmam-ı Azam’a yapıldığı gibi doğruları söyleyenlerin hemen her devirde susturulması olmuştur. Merhum Yaşar Nuri Öztürk hocaya kimlerin niye saldırdıkları misali. Böylece meydan meczuplara kalmış, üst beyefendilerin de saltanatları devam etmiştir.

Eğer İslami düşüncenin çağa açılması, gelişip yaşanması isteniyorsa bunun ön şartı hür düşünce ortamının var olmasıdır. Bunun da şartı siyasetçinin bizzat din söylemini bırakmasıdır. Biat kültürünün kalkmasıdır. Tarikatlerle, cemaatlerle, hatta her yeri imam hatip okullarıyla doldurmayla bu olmuyor. Fatih, durup dururken cemaatleri devletten uzaklaştırmadı!

Bugün İstiklal Marşımızı yazacaktım. Yine, değerlerimizi savunmaya geçtik!