Huzurum kalmadi

23.Haziran.2018

Benim çocukluğumun en güzel yılları, üzerinde portakal kabukları kızardıkça bir ısınma aracı olduğu kadar bir ferahlatma aracı da olduğunu keşfettiğim bir sobanın yanında, dışarıda yağan karın dinmesini beklemekle geçti. İnternetin hayatımıza gir- mesine yirmi seneden fazla vardı. Renkli televizyon yeni yeni standart bir şey haline geliyordu ama sa-hip olduğumuz video o dönemin şartlarında hala lüks sayılırdı. Tek kanallı televizyonun kıymetini şimdi anladığım “sıkıcı” programları arasında bizi eğlendirecek şey bulmaktan ümidi kesince, soluğu video kaseti kiralama yerlerinin yanında alırdık. Genel olarak iki kaset kiralanırdı; “Büyükler için” olan ağdalı arabesk filmler ve bizim için alınan komediler.

Komediler, ana yemeğin sonundaki tatlı gibi gelirdi. Çünkü öncesinde Ferdi’nin, İbo’nun, Kadir abi’nin ya da Uçan Cüneyt’in zengin ve güçlü kötü adamların karşısında fakir ama mağrur olarak duruşunu seyrettiğimiz “büyük filmleri” izlenirdi. Tam kötü adamları yenip aşklarına kavuştuklarında, Bebek sahilindeki “Türkbank” yazılı bankların üzerindeki esas kızın öksürmesiyle ağzından gelen birkaç damla kan hepimize her seferinde aynı şeyi söyletmeyi başarırdı: “Hadi beee, tam da kavuşmuşlardı!”

Televizyona çıkan sevimli tavşanla çektireceğimiz fotoğrafta, ekranda çıkacak kalın siyah şeridin tavşanın yüzüne denk gelmemiş olmasının bir mutluluk sebebi olması da çıtayı bayağı aşağılara koymak demekti belki ama; bugünkü tatminsizlik duygusuyla büyümektense yüz kez o yokluğu çekmeye razı olurdum sanırım. Huzurumuz şarkılarda kalmıyordu. Aşk şarkıları dinlerken onu ilk gün gibi sevmiyorsak kahroluyorduk ama; en büyük acıların bile sokağa çıkınca elimize tutuşturulan domates peynir ekmek üçlüsü ne kadar yolu vardı. Bir tek dileğimiz vardı, o da mutlu olmasıydı, yeterdi ama; bizim için mutluluk zaten mahalleye o yaz Almanya’dan gelen yaşıtımızın belindeki yarım kilo ağırlığındaki walkman’i incelemekti. Hasılı; yokluk var olan her şeyi değerli kılıyordu ve biz bunu biliyorduk. Zamanın, emeğin, karşılık beklemeden iyilikle hareket etmenin in- sana verdiği gücü bilmeden keşfetmiştik. Paramız olsa da kullanılmayan lambanın söndürülmesi gerektiği sanki kulağımıza okunan ezanla bize fısıldanmıştı.

Otobüslerde “Yaşlı gelse de yer versek” diye kapıları kollar, bakkallarda portakal ile karpuzu yan yana görmeyi kıyamet alameti sayardık. Bugün adına yokluk denen o varlık denizinde boğulduğumuzu sanarken yuttuklarımız, meğer bugün en güçsüz hissettiğimiz anlar- da bize yaşam enerjisi veren altyapı çalışmalarıymış. Farkında olmadan paylaşmayı, konfor seviyemizi alçaltmayı, üretmeyi ve üretmekten zevk almayı öğrenmişiz. İyi ki huzurumuz kalmamış! İyi ki boynumuz bükükmüş, iyi ki acılara tutunmuşuz. İyi ki böyle olmuşuz!

Bu hafta içinde yaptığım dönem sonu sınavına sınıfın büyük bir kısmı “Bütünleme- ye bıraktık” karizmatikliğiyle girmeyince, bu hayatta doğru dürüst hiçbir şey üretmeden ve sahip olunan her şey aileden geliyorken oluşmuş bu özgüven ve onun getirdiği bu rahatlığın kaynağının ne olduğunu düşün- düm ve buralara geldim. Umuyorum, güzel bir gelecek bizi bekliyordur.