Geçim sıkıntısı

02.Kasım.2018

Türkiye’de 24 Ocak1980 kararları ile başlayan yeni bir ekonomik modelle orta sınıf yok oldu. Gelişmiş ülkeler, kapitalist sistemden etkilenmeyebilirler ancak global sistem, kalkınmakta olan ülkeleri, dünyanın her yerinde çökertmiştir. Doğal olarak ülkemiz de bu yaklaşımdan nasibini almıştır. Zenginler daha zengin, fakirler ise daha fakirleştiler. Maalesef ülkemizde enflasyon, dar ve sabit gelirlileri zor duruma soktu. Bankalar yüzde 25 faiz verirken; aynı bankalar, paralarını, yüzde 30’un üstünde esnafa kredi olarak sunmaktadırlar. Bu yapılanmada yöneticilerin şu ana kadarki söylemleri, memurumuzu, işçimizi, esnafımızı kısaca dar gelirlileri ezdirmeyecek yaklaşımları inandırıcı olamıyor.

Vatandaşın temel gereksinimi olan ekmek, peynir, yağ, un gibi maddeler, azımsanmayacak zamla karşımıza çıkmaktadır. Açlık sınırı, asgari ücretin çok üstünde olduğu gibi, yoksulluk sınırı ise birinci dereceden emekli memurun aldığı paranın üstündedir. Geçen yıl pazarda bir file yüz liraya dolarken, aynı file bu yıl, 200 TL’ye dolmaktadır. Mutfaklar yanıyor, temel gıdasını alması gereken insanlar, gıdalarını alamıyorlar. Sistem ve bunu uygulayan hükümet, çare üretemiyor. Tarlasında, bağında bahçesinde ürün üreten kişinin ürettiği ürün, tüketiciye üç misli, beş misli pahalı satılmaktadır. Bu sistemden üretici de tüketici de memnun değil. Memnun olan sadece aracılardır. Geçen yıl beş litre zeytinyağı 90-100 TL’ye satılırken, şimdi aynı zeytinyağı en ucuz 125 TL’ye satılmaktadır. Zeytinyağımız, çayımız, incirimiz, fındığımız gibi ürünler, kendi ülkemizde üretilmektedir. Doların artışı ile üretilen yerli ürün arasında kurulan ilgiyi anlamış değilim. Sistem gereği devlet, üretilen ürünün vatandaşa ulaşmasını denetlemiyor ya da denetleyemiyor. “Sat da kaça satarsan sat.” Yaklaşımı, üreticiyi de tüketiciyi de mağdur etmektedir. Çanakkale’de üretilen domates, aynı ilin merkezinde ve ilçelerinin pazarlarında sekiz veya dokuz liradan satılıyor. Ben bu yaklaşıma gerçekten anlam veremiyorum. Bir ülke, ekonomide dışa bağımlı olursa sonuç elbette ki bu olacaktır. Anadolu’da çok verimli ovalarımız vardır. Bu ovaların birkaçı bizim tahıl, birkaçı sebze gereksinimi karşılayacak verimliliktedirler. Ama şu anda çayır olmuşlardır. Devlet, vatandaşı göçe zorlamış, tarım toplumu olmaktan uzaklaştırmıştır. Arz-talep dengeleri bozulmuştur.

Nüfus artmış ama gelir, nüfusun gerisinde kalmıştır. Dağlarımız, yaylalarımız, köylerimiz bomboş. Yıllar önce binlerce koyun, sığır barındıran o otlaklarda birkaç inekten başka hayvan göremezsiniz. Doğal olarak etin, yağın, peynirin, sütün pahalanmasına neden olunmuştur. Gerçekten bir tarım ülkesi olan ülkemizin insanına ithal süt, yağ, et yedirilip içiriliyorsa burada bir hesap yanlışlığı vardır. Hayvanımız, ithal ot, samanla besleniyorsa bu gidişin sonunu hüsran görmeyelim de ne yapalım? Cumhuriyet’in 90 yılında elde edilen kazanımları özel sektöre peşkeş çektik. Et-Balık Kurumu, Kâğıt Üretim Fabrikaları, Şeker Fabrikaları, Fiskobirlik, Toprak Mahsulleri Ofisi gibi ülkemiz insanının geçim kaynaklarını sıfırladık. Kısaca devletin elinde olan, kontrolünü devletin yaptığı kuruluşları, yerli-yabancı şirketlere verdik. Elde edilen gelirle, gelir getiren ülkenin kalkınmasını sağlayan yatırımlar yapmadık. Borç aldık, onunla köprüler, yollar yaptık. Elbette ki bu yatırımlar da güzel. Ancak öncelikle toplumun temel gereksinimlerini karşılayacak yatırımlara öncelik verilseydi sanıyorum bugünkü ekonomik dar boğazda olmazdık. Bilmem yanlış mı düşünüyorum?