Aydın olmak

28.Aralık.2017

Aydın insan olmak zor bir olgudur. Gerçi aydınlık göreceli bir kavramdır da. Ama yine de “aydınlık” kavramında bakış açısı yönünde ortak pay çoktur.

Aydın, bir ülkenin kültürünü, tarihini, geleneklerini ve coğrafyasını tayin eder. Kültür dediğimiz olgu ise insanın yaradılışıyla birlikte doğayı değiştirme, çevreyi şekillendirme ve yaşamı yorumlama işidir. Kısaca aydın olmak zor iştir. Çünkü “Ben aydınım” demekle aydın insan olunmuyor ki...

Aydın olmak veya kültürlü olmak sadece gelişmiş ülkelerin insanlarına özgü de değildir. Çünkü tüm insan toplulukları kendi kültürünü yaratır ve o kültürle yaşar. Yaratılan o kültürün penceresinden geniş açıdan bakan insanlar o ulusun aydınlarıdır.

Münevver veya aydın insan kavramı, bugünün insanlarına has değildir. Asırlardan beri gelen ve sonsuza kadar giden bir olgudur. Bu kavram, toplumsal konumu ve sınıflaması sonsuz tartışmalara neden olmuştur ve oluyor da.

Bana göre diplomalı insan veya köklü bir aileden gelme aydınlığın simgesi olamaz. Hani bir söz vardır ya “Diploma belki cahilliği giderir ama eşeklik baki kalır.” Toplumumuzda diplomalı hatta akademik kariyeri olan insanların tümüne aydın demek gerçek aydın kişilere hakaret olur. Bir insanın mesleğinde başarılı olması o insanın aydın olmasını göstermez. Bir kişi, iyi doktor olabilir, iyi hakim olabilir, iyi öğretmen olabilir ama kendi toplumu ile bütünleşemiyorsa ve ufkunu genişletemiyorsa o insan, sahasında bilgilidir ama toplum açısından aydın olamaz.

Ama şurası bir gerçek, bir toplum -özelikle yönetim kadrosu- aydınlarını korumalıdır. Aydınlarından korkan ve onlarla barışık olmayan bir yönetim veya toplum, ülkesine, insanlığa zarar vermektedir. Liyakatten ürken, uygarlıktan kaçan yönetimler ülkelerine çağ atlatamazlar hatta geriye götürürler.

Yönetim, aydınlarla barışık olmalıdır onlara kulak vermelidir. O zaman aydınlar da birbiriyle barışık yaşarlar. Toplu taşıtlarda, hapishanelerde yer kavgası yapanlar gibi aydınlarımız da makam kavgası yapmazlar.

Gerçi aydın kavgası ülkemizde Tanzimat’tan beri devam etmektedir. Türkiye okumuşları ile okumamışları arasındaki kavga ve aydınların kendi aralarındaki uyumsuzlukların ülkemize olumlu katkısı olmamıştır.

Atatürk’ün döneminde aydınların varlığı pek dikkat çekmez. Ama bir koruma ve saygı altındadırlar. Bu dönemde hapse atılmış ve sonra affedilmiş aydınlara ülke yönetiminde görevler verilmiştir. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör gibi aydınlar genel müdürlük görevlerine getirilmişler ve projelerinden yararlanılmışlardır. Ancak 1940 ve sonrasındaki yönetimler, aydınları parçalamaya birbirleriyle çatışmaya itmişlerdir.

Ülkemizde de zaman zaman aydınlara, sanatçılara vefa ödülleri verilir. Bu doğru bir yaklaşımdır. Ama bu ödül, bir çevrenin içindeki müttefiklere veya sanatçılara değil, hak eden herkese verilmeli. Türkiye, Nazım Hikmet’e, Orhan Şaik Gökyay’a, Arif Nihat Asya’ya... her görüşten ve düşünceden insana ödülü esirgememelidir. Çünkü bu insanlar bugünkü Türkiye’nin dokusunda katkısı olanlardır.

Bugün ülkemizde kişiler arasındaki güvenin en az olduğu dönemdir. Ne yazık ki bu gerçeği araştırmalar ortaya koymaktadır. Maalesef halkımızın yüzde 12’si başkalarına güveniyor. Peki bundaki suç kimin? Elbette aydınların ve o aydınları birbirine düşüren yönetimindir. Bu da gösteriyor ki bir ülke insanına saygı, sevgi götürülemiyorsa gerisi detaydır. Bunu da ancak eğitimle başarabiliriz.

Belki ben yanılıyorum, ne dersiniz?