Uçtu uçtu çöp uçtu!

05.Ağustos.2017

Sabahın erken saatleri olmasına rağmen trafik sıkışıktı. Tampon tampona, sık sık durarak ilerliyorduk. Radyoda en az saçmalayan DJ bulma çabası ile durdukça baktığım telefondan gündemi takip etme eğilimi arasında gidip geliyordum.

O sırada önümde bulunan arabanın ön kısmından dışarıya, yolun kenarına fırlatılan doluca bir poşetin yere düşünce çıkardığı tok ses beni kendime getirdi. Ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordum. Şehrin ortasında sayılırdık. Fena sayılmayacak bir aracın içinden yolun kenarına çöp fırlatılmıştı.

Üstelik, neredeyse ilerlemiyorduk. Niye birisi böyle bir şey yapmış olabilirdi ki? "Çocuk herhalde" diye aklımdan geçirdim. Derken bu kez bir meşrubat kutusu, bir martı edasıyla gözümün önünden süzülerek yolun kenarına yumuşak olmayan bir iniş yaptı. Sabahın köründe içilen meşrubata mı şaşırsam, yol kenarını çöp kutusu sanan zihniyete mi kızsam bilemedim.

Çocuk bile olsa, birkaç saniye ara ile benzer bir hareketi yapmasına engel olunmalıydı diye düşündüm. Çok geçmeden buruşturulup top haline getirilmiş bir peçete kümesi de kendine yol kenarından bir yer beğendi. "Yok artık!" dediğimi hatırlıyorum, seslice... İlerlemeyen trafikte ardışık geçirdiğimiz 5-6 dakikadan sonra, önümdeki araç Boztepe'nin zaten dar olan yolunun park eden araçlar nedeniyle daha da darlaşmış bir noktasında, hastane önünde durdu.

Ön tarafa doğru istemsizce baktım. Yol boyunca birçok nesneyi Newton'u kıskandıracak bir biçimde uçuşa geçiren kolun sahibi, orta yaşın üzerinde, güzel yüzlü bir teyze arabadan indi. Bir yanlış anlaşılma olmalı diye düşünürken, teyze elinde kalmış son peçete kümesini de yolun kenarına fırlattı. Doğru yere vurulmuş topun kalecinin şaşkın bakışları arasında tıngır-mıngır yuvarlanarak ağlarla buluşması gibi, peçete kümesi de mazgal delikleri arasından ustalıkla geçti ve gözden kayboldu.

Teyzenin yüzünden temizlik akıyordu. Kıyafeti ile de tam bir hanımefendi idi. Karşıya geçmek için benden izin istediğinde elini hafifçe kaldırarak gülümsemesi ile insanlar arasındaki iletişimin kalite seviyesini gökyüzüne çıkartıyordu.

Tanıdığım biri olmamasına rağmen, evine misafirliğe gitsem kapıdan girer girmez yüzüme vuran sabun kokusu ile huzur bulacağıma, bana özel verdiği gül kokulu havluya kafamı yapıştırıp hiç kaldırmak istemeyeceğime emindim. İyi ama; muhtemelen kendi evini cennete çeviren o profil nasıl oluyordu da kendisinin de içinde olduğu kalabalık bir gruba ait sokağı çöp kutusu olarak kullanabiliyordu? Nedeni ne bilmiyorum.

Ama bana, seneler önce, öğrencilik yıllarımda bitişik odalarda kaldığımız Filipinli bir sosyoloji öğrencisi arkadaşımın söylediği şu şeyi hatırlattı: "İnsanlar bir şeyin özünü değil, ona sahip olmayı sevdiklerinde sorun başlar. Köpek seviyorsan sokak köpeğini de seversin. Ama sen ısrarla ve sadece gidip 1000 Dolar vererek aldığın cins köpeği seviyorsan, sevdiğin aslında ona sahip olabilme hissidir.

Bu durumda bir şey sana aitse değerlidir, sana ait değilse değersiz..." Bazen itiraf etmek cidden zor gelir ama can yanmadan ilerlemek de pek mümkün değil gibi. Ne dersiniz? Acaba, günümüz şartlarıyla kendine yön çizen post modern kültürümüz bize "Herkese ait olan hiç kimseye ait değildir" mi diyor? Vakıf kültürü DNA'sına işlemiş bir millet olarak buralara fazla hızlı gelmedik mi?