Bir umut işte de…

05.Mayıs.2017

Bugün anılarıma gitmemin ve sizlerle paylaşımda bulunmamın nedeni, olur ya, “birilerinin yüreğine dokunabilirim de, onlarda yaşamlarının en özel alanlarına, anılarına; kültürlerine, mahallerine, analı babalı yaşanan evlerine sahip çıkarlar” diye...

Çünkü, çoğumuz doğduğumuz ve büyüdüğümüz kentimizin yabancısı olmuş, sadece anılarımıza sığınmış durumdayız. Anılarıma sığındığımda hafızamın en nadide bölümünde ise sadece, çocukluk dönemim var;  sizler gibi. Bütün hayallerimizin gerçekleşebileceğine inandığımız acısı da, tatlısı da kabul gören çocukluğumuz...

Sadece oyun arkadaşlarımız değil, yaşadığımız mekân; ağaçlar, kırılmış kaldırım taşları, sırtımızı verdiğimiz o bahçe duvarı en küçük ayrıntılar bile o resmin kahramanıdır. O günlerde bize, uçsuz bucaksız görünen mahallemizin, sokaklarımızın keşfedilmemiş tek bir köşesi yoktu. İki katlı evler; devasa, ölümsüz yapılar olarak görünürdü çocuk gözümüze...

O zamanlar, nerden bilebilirdik ki, “hepsinin bir kepçelik canı varmış” meğerse... Şimdilerde artık aransa da bulunamayan... Kentimizin her köşesi güvenliydi. Biri bizi tepemizden (Mobesa kameralarıyla) gözetlemez, biz birbirimizi kollar korurduk. Yollar... yürümek eğlenceydi bizim için; kol kola, el ele giderdik okula. Kent sahilinin her yerinde denize girebilirdik...

Üstelik evden habersiz, kaçak göçek. Üzerimizde kururdu elbiselerimiz; soyunma kabinlerimiz falan yoktu. Deniz suyunu akıtacak duşa kabinler dersen, ne gezer? Kıyı şeridinden topladığımız midyeleri, tenekenin üzerinde pişirir bir güzel yerdik. En büyük keyfimizden biri de yol kenarına oturup, saate bir olsa da geçecek arabaları seyretmekti. Arabalı dondurma satıcısını yada –simiiit...çiyi beklerdik... Hikâyelerimiz olurdu, hayallerimizin ürünü...

Sadece insanların değil, binaların, sokakların, mahalleler bile sonsuza dek yaşayacağını zannederdi çocuk güzelliğimiz. Önce evlerimizin büyükleri ayrıldı aramızdan, muhabbetleriyle tek tek. Gurbet girdi aramıza, mahalle arkadaşlarımızla. Sonra da dönüşüm projelerinin gazabı vurdu kentimize...

Bir gecede oldu bitti hepsi. Dedim ya hepsi bir kepçenin ağzında. Şimdilerde mahalleler cadde oldu. Artık bir adları yok sokakların, siteler araları sokak oldu. Numaralandık, site site... 50 katlı apartmanlar ürettik, kırsaldaki köyler bir yapıya sığdırıldı. Hep birlikte kaybettik, kimliğimizi kaybettiğimiz gibi...

Yalnızlıklar yuttu bizi, mahallemizi, şehrimizi... Kendimize yabancılaştık. Sahi biz kimiz? Ya bizim çocuklarımız? Onlara bütün bu yok oluşları nasıl anlatıyorsunuz? Geçmişimizin değerleri yok edilirken en çok onlara zarar veriyoruz aslında.

Yokluklar içinde bir dünya onların ki, sosyal ağlarda sanal arkadaşlıklar kuran, oralarda görüşen, dertleşen, sağlıksız etkinleşen. Geldiğimiz noktaya bakar mısınız? Hayal dünyalarını geliştirmek için, oyun hamurlarından ve legolardan umut, gelecek beklemekteyiz. Neyin, nasıl geleceğini bile bilmeden...

“Hani kuşlar ağaçlar, bin bir renkli çiçekler” arayışından, “Hâlâ güzelliğini kalbimde taşıyorum” özlemine geçiyoruz. İçten içe de, “Sanki mutluluğumuz geri gelecek gibi” umuduna sarılıyorum yine de... Bir umut işte! Geçmişinde olduğu gibi, mekân ve mahallesini bugün de aynı muhabbetle yaşayabilenlere, oralarda kendine ait ayak izlerini bulabilenlere ne mutlu... diyeceğim de mahallem, mahalle yapısı yok artık; yok edildi. Hesap verin, mahallemi; kimliğimi yok eden kimliksizler...