Açık büfe "brunch"

11.Eylül.2017

Milletler dinsiz yaşayabilirler ama dilsiz asla yaşayamazlar! İlginç bir ifade değil mi? Hatta moda tabirle ‘muhafazakâr geçinenlerin okuduğu zaman burnundan soluyacağı’ bir ifade! Ancak bağnazlıktan uzaklaşıp, akıl ve mantık kanallarını çalıştırdığımız zaman rahatlıkla anlayacağımız ve kabulleneceğimiz bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu hemen anlayabiliriz! Mesela Japonya 130 milyonluk bir ülke, dini yok, dünyadaki en gelişmiş teknolojik icatların ülkesi olmalarına rağmen hala ilkel bir şekilde ‘güneşe’ tapıyorlar! Nasıl bir akıl, nasıl bir muhakeme! Anlamak mümkün değil!

Ama eğri-büğrü çizgilerle ifade edilen Japon dilinden ve alfabesinden asla taviz vermezler, çünkü onları Japon yapan dilleri ve alfabeleridir, iyi bilirler! Hindistan bir milyarı aşan nüfusu ile teknolojide ve özellikle yazılım teknolojisinde dünya devleri arasına giren büyük bir ülke. Ama gelin görün ki; dini yok! O koskoca teknolojik icatları yapan Hindistan aklı din olarak; gide gide ancak ineklere tapınmayı bulabilmiştir! Akıllara ziyan! Ama 400 civarındaki yerel lehçe ve dillerinden asla vazgeçmeyerek millet olma şuurunu kaybetmemişlerdir. Çin, bir buçuk milyarı aşan bir nüfus ile dünyanın en kalabalık ülkesi! Doğu Türkistan da yaşayan Uygur Türklerini saymazsak onların da dinleri yok!

Bir takım ağaç, taş, kuş, hayvan gibi tapındıkları ilkel semboller var! Ancak yüzlerce çizgi şekillerinden oluşan dillerinden ve alfabelerinden asla vazgeçmezler! Çünkü bilge lider Konfüçyüs onlara bu mirası bırakmıştır, unutmazlar! En yeni hadise Myanmar! Arakan Müslümanları Kurban Bayramı’nda ve normal yaşantılarında; onların tanrıları olan inekleri kesiyorlar diye binlerce Müslümanı acımasızca katlettiler ama karga ötüşmesi gibi seslendirilen dilleri yerine İngilizce konuşmuyorlar! Beşeri dinlere sahip olan ülkelerin yanında bir de menşei semavi olup Allah tarafından insan müdahaleleri yüzünden geçerlilikleri iptal edilen dinlere mensup bir dizi dünya devleti var.

Bunlarda dillerinden asla vazgeçmezler. Mesela Fransızlar Almanca, Almanlar Fransızca bildikleri halde asla kendi dilleri dışında bir başka dil ile konuşmazlar. Hatta Fransa da, Fransızcanın dışında bir dil ile asılacak bir tabelanın vergisi, Fransızca yazılan bir tabeladan çok çok yüksektir! Dünyada var olan milletler tarafından bu kadar önemsenen dil konusunda bizde durum nedir diye sorarsanız söyleyeyim; bu konuda güncel bir gözlemimi paylaşmak istiyorum... Geçenlerde KTÜ Sahil Tesisleri’nde akademisyen dostlarımız ile çay içmek üzere anlaşıp buluştuk. Dış kapıdan içeri girdiğimizde, ara salon olarak sayılabilecek bir yerde küçük bir ilan tahtası ile karşılaştık. Üzerinde ilginç bir duyuru yazısı vardı!

Aynen şöyle yazıyordu; ‘Açık Büfe Brunch Her Pazar günü saat 10.00-13.00 arası hizmetimiz başlamıştır.’ İçeri girdik ve oturduk, çaylarımızı getiren garsona sabredemeyip sordum; girişteki yazının sorumlusu kim ve yazıda ne anlatılmak isteniyor diye! Garson da meraklı bir genç çıktı. Hocam sorumlu ben değilim ama yarı Türkçe, yarı İngilizce olan yazının anlamı şudur dedi: “Geç kahvaltı” Bende kendisine tamam işte ne güzel, geç kahvaltı deyince herkes anlıyor, neden acaba bunu böyle yazmadınız? Cevap; hocam burası turizm bölgesi! Allah Allah ben mi yanlış yere gelmişim, burası Üniversitemizin sosyal tesisleri değil mi diye sorunca; ben o kadarından anlamam deyip yanımızdan ayrıldı!

Hani Yahya Kemal’in “annemizin ağzımızdaki sütü gibidir” diye tarif ettiği dilimizin bu kadar kolay gerekçelerle tahrif edilmesi, yabancı kelimelerle istila edilmesi, anlayan- anlamayan herkesin bu işte gönüllü misyoner olarak çalışması asla kabul edilebilinecek bir uygulama değildir. Üstelik bunun Türkiye’nin önemli bir Yüksek Öğretim Kurumunun eklentilerinde yapılması çok daha vahimdir. Muhtemel ki diğer üniversitelerimizde de benzer olaylar çokça vardır!

Bu işin en az diğer devletler ve milletler kadar ciddiyetle takip edilmesi ve milletimizin birliği ve geleceği için mutlaka devletimizce en ciddi ve en ısrarlı bir şekilde ele alınıp, birçok konuda yapıldığı gibi; bütün kurum ve kuruluşlarımızın talimatlandırılarak bu tehlikeli gidişin durdurulması elzemdir. Yoksa ortada ne dil kalır ve ne de millet!